Sırlık senaryolarda size düşen korkmak!
Kategoriler: Aktüel...
Yeni bir korku dalgası yükseliyor; Malezya olur muyuz, Türban üniversitede serbest kalırsa herkes kapanır mı, laik sistem çöküyor mu? Bütün bunlar sebepsiz değil. Samsun�dan İstanbul�a gitmekte olan bir otobüs namaz molası verdi ya!
�Milllî Mücadele döneminden bile daha derin bir karanlığa sürüklenmekte olduğumuz şu günlerde!� yine korkacak bir sürü sebebimiz var. Siz görmeseniz de, dokunamasanız da korku canavarları var ve onlar mütemadiyen işbaşındalar, inanın!
Tam da savaş cenderesi içinde bağımsızlık mücadelesi sırasında yazıldı �Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak� dizesi. Oysa ne kadar da çok korktuk. Çikita muzdan, özel televizyon kanallarından, dövizden, telsizden, cep telefonundan ve son aylarda da Çankaya Köşkü�ne çıkacak saç telinden… Bir yandan destansı methiyelerle gurur duyarken, diğer yandan her an sokaktan kapacağı enfeksiyonla yatağa düşecek çocuk gibi endişelendik Cumhuriyet için.
Mesela Cumhuriyetin değerlerini sindirememiş yobazlar, bizi hep cehalet dönemine götürmek istediler! Ya bizi bölmek isteyen Kürtlere ne demeliydi? Ya emperyalist Batı�ya ve de Komünist Rusya�ya ve onların içimizdeki işbirlikçilerine. Belki de bunların azılısı, içimize sinsi sinsi yerleşen Avrupa Birliği idi. Hâlbuki başlangıçta her şey ne güzeldi. Neredeyse yıllarca burnumuzda tüten karşılıksız bir sevda beslediğimiz platonik sevgilimiz gibiydi Batı. Ama o da asıl yüzünü göstermekte hiç gecikmedi!…
MİTİNGLERDEKİ YÜZBİNLERİN KORKUSU
Geçtiğimiz aylarda Türkiye�nin üç büyük şehrinin meydanlarını dolduran insanların ortak noktaları bir şeylerden korkmuş olmaları değil miydi? Kilometrelerce yol kat edip geldikleri meydanlarda �ne kadar az korktuklarını� öğrendiler üstelik. Eğer kürsüdekilerin bildiklerini bilselerdi �az değil çok korkarlardı.� Ah bir bilseydiler başlarına gelecekleri! Tandoğan�da ve Çağlayan�da toplananların sivillikleri tartışıladursun ama ortada bir korku siyasetinin yürürlükte olduğu su götürmez bir gerçekti.
Milliyetçilik üzerine yaptığı çalışmalarıyla bilinen Tanıl Bora, dile getirilen korkuların �yaşam tarzlarını korumak� şeklinde meşrulaştırıldığını düşünüyor. Bora, katılımcıları şehirli, laik, orta sınıfa mensup kişiler olarak tanımlıyor ve �kaybedecek şeyleri olanlar� olarak diğerlerinden ayrıştırıyor. �Hayat tarzını korumak� şeklinde işlenen politik söylemin altında orta sınıfın lüks lokantalara girmek veya plazalardan alışveriş yapmak gibi oldukça yalın bir kaygı olduğuna dikkat çekiyor. Bora�ya göre mitinglere katılan orta sınıf, alışveriş yapmak üzere girdiği dev plazalarda, iş sınavlarında ve büyük holdinglerde kendilerine benzemeyen yeni bir orta sınıfla karşılaşmaktan dolayı ürkmüş durumda. Statü korkusu! Bora, tahsilli, şehirli orta sınıfın birikimini ve kariyer beklentilerinin tehlikeye düşmesi gibi toplumsal ekonomik temelli kaygının politik bir etiketle dile getirildiğini belirtiyor. Üstelik Bora�ya göre bu hayat tarzı �sahip çıkılacak� bir değer falan da değildir, hiçbir ufuk da vaat etmez. Yani orta sınıf, işsizlik, ekonomik istikrarsızlık yerine politik bir kutsallar manzumesine tutunarak, korkusunu meşrulaştırıyor.
Henüz gerçekleşmemiş yakın ve muhtemel tehlikeden söz eden bir siyasi projeyi, toplumun tüm kesimlerine ızdırap veren sorunlara, mesela işsizliğe çözüm üreten siyasi projeye tercih edebilir miyiz? Prof. Dr. Levent Köker�e göre dayanağı korku olan her siyasi proje, despotik veya otoriter bir düzene kayabilir. Köker�in ihtimal olarak belirttiği durum, Türk siyasetinin hep gündeminde kaldı. 22 Temmuz�da siyasi partiler anlamlı, alternatif siyaset üretmek yerine korku senaryolarını dillerine dolamışlardı. Uzmanlığı seçmen davranışı üzerine olan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Ali Çarkoğlu, korkularla birlikte seçmenlerin güvenlik ve tehdit algılarıyla oynandığına işaret ediyor.
ŞERİAT GELECEK Mİ?
Korku �dil�de durduğu gibi durmuyor; baskıyı, demokrasi dışılığı, hukuksuzluğu meşrulaştıran işlev de görüyor. Siyaset bilimci ve Muhafazakarlık kitabının yazarı Bekir Berat Özipek ise daha önce toplum katında olmayan korkunun siyaseten pompalandığını ve bunun geçen seçimlerde siyasi mücadelede sonuç getirici bir yöntem olarak kullanıldığı görüşünde.
Dile getirilen her bir korkunun bir mazisi, cemaziyelevveli var. Bugün �Malezya olur muyuz?� şeklinde dile getirilen, en son 27 Nisan ve 28 Şubat�ın gerekçeleri sayılan �şeriat korkusu� ise, millet içinde değil ama devlette hep vardı. Çok partili hayata geçiş arifesinde Demokrat Parti�nin kuruluşu için icazet almaya giden Celal Bayar, daha önce hüsranla sonuçlanan Terakkiperver tecrübesini hatırlatan İsmet İnönü�ye �din� konusunda teminat vermek durumunda kalır.
1950 yılında Demokrat Parti ezanın dilini serbest bıraktığında da, devlet rahatsız olur. 27 Mayıs Darbesi�ni yapan subaylar o güne kadar desteklemekte oldukları DP�ye ilişkin ilk itirazlarının bu serbestlikle başladığını daha sonra anılarında ifşa ederler. DP�nin bu uygulaması, 10 yıl boyunca askerî koğuşlarda gizlice yapılacak darbe planlarının esaslı bir müşevvikliği olur.
HER YERDE, HER ZAMAN KORKMAK LAZIM!
İman meselelerini işlediği Risaleler�i nedeniyle hayatının 30 yılı aşkın kısmını hapishanelerde geçiren Bediüzzaman Said Nursi, açtığı Kur�an kurslarıyla Süleyman Hilmi Tunahan ve daha pek çokları �korku� ile beslenen siyasetin kurbanı oldular. Ve tabii takipçileri de. Yıllar boyunca da �irtica� hep gündemdedir; bazen ılımlı İslam, bazen türban, bazen İmam Hatip olsa da adı, �korkmak lazım� geleneği değişmedi. Millî Selamet Partisi ve onun devamı niteliğindeki Millî Görüş çizgisindeki partiler değişik vesilelerle kapatıldı, merkez sağa �olağan şüpheliler� muamelesi yapıldı. Özal, Semra Hanım�a ve onca piyasacılığına rağmen uzun yıllar �takunyalı� olmaktan kurtulamadı. Sosyal hayata dahil olan başörtülü kadınların bu katılımları bile korku kaynağı olmaya yetecektir, bugünlerde olduğu gibi.
KORKU İÇİN ÇÖZÜMSÜZLÜK GEREK!
28 Şubat postmodern darbesinde şeriat korkusu işlevsel bir rol oynayarak iktidar değişikliğine yol açtı. 27 Nisan e-bildirisi de hâlâ bu korkunun önemli siyasi sonuçlar elde etmenin bir kaynağı olabileceğini gösteriyor.
2000�li yılların başından itibaren �İslam�a yönelik tehdit ve korku algısı 11 Eylül ile birlikte küresel bir tehlikeye dönüşür. Amerika kökenli İslamofobi yalnızca Amerikan halkını güvenliği pahasına rafa kaldırdığı özgürlüklerinden mahrum etmez, Avrupa�da ve özellikle Türkiye�deki yerel korkuyu evrensele dönüştürür. Artık küreselleşen korku ile birlikte başörtüsü yasağı, Türkiye�nin Fransa�ya ihraç ettiği uluslararası bir tehlikenin ürünüdür. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de İslamofobiyi temel hak ve özgürlüklere yeğler. Mahkeme�nin son dönemde başörtüsü ve parti kapatma davalarındaki kararları, bu etkinin derecesini gösteren birkaç örnekten biridir.
Bugün Kuzey Irak�ta tecelli eden Kürt devleti korkusunun yüzyıllık bir geçmişi vardır. 1980 sonrası kuşak, Kürt sorununu PKK ile tanıdı. Kürt meselesi 1980 sonrasında PKK ile yakın tehlikeden mevcut tehlikeye dönüştü. Bugün Kuzey Irak meselesi ile eklemlenerek daha büyük bir tehlike olarak ortaya çıkan Kürt sorununa suyun bu tarafının nasıl yaklaştığını izlemek gerekiyor. Uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. İhsan Dağı�ya göre Kuzey Irak�ta sorun yalnızca Barzani veya PKK değil. Sorun, Türkiye�nin güvenlik ve dış politikasında �Türkiye�nin dört bir yanı düşmanlarla çevrili� korkusunu tetikleyen militer yapının kendi gücünü �çözümsüzlük� üzerinden güçlü tutma alışkanlığıdır. Dağı�ya göre militer kültür kendini yeniden üretebilmek ve toplumu avucunda tutabilmek için dış mihraklara ihtiyaç duymaktadır. Türk demokrasisi çoğulculuk ve insan hakları konusunda kaydedilen tüm gelişmeler dış mihraklar şeklindeki politika ile tehdit ediliyor. Prof. Dağı, güvenlik ve dış politika yapımı ve tasarımının devlet seçkinleri tarafından hükümetlerden ve sivil siyasetten sürekli çalınmasını Türkiye�nin demokratikleşme çabasının önünde engel olarak görüyor.
KORKUYORSANIZ GÜÇLÜYE BOYUN EĞİN
Korku siyasetinin en önemli sonucu güç sahiplerinin dayattığı tek bir çözüm önerisine mahkum olmak. Sorun anlatılması güç bir tehlike ve tehdit içermektedir, o halde iş kökten bitirilecektir. Siyaset bilimci Prof. Dr. Atilla Yayla kamu otoriteleri-görevlileri Kürt meselesini salt asayiş problemi olarak görmeyi ve takdim etmeyi ısrarla sürdürmelerinin çözümü de engellediğini dile getiriyor. Prof. Yayla�nın belirttiği gibi, Cumhuriyet tarihi boyunca asayiş meselesi olarak görülen Kürt sorununa 1925�teki Şeyh Sait İsyanı sonucunda Takrir-i Sükun ve İstiklal Mahkemeleri ile, 1927 yılı sonrasında ise bir gömlek daha az şiddet içeren Umumi Müfettişlikler ile yakın zamana kadar da olağanüstü hal gibi antidemokratik yasa ve uygulamalarla yaklaşıldı.
Tek parti döneminde bölünme korkusu hafızalarda o kadar canlıydı ki, tehdit sayılan Kürtlerle ancak şiddet yoluyla baş edilebilirdi. 1927�den itibaren tek parti döneminde doğu illeri ancak geniş askerî, idari yetkilerle donatılmış askerî valilerle idare edilebiliyordu. 1943�te İsmet Paşa�lı yıllarda 33 Kürt vatandaşın vurulması ile son bulan Özalp Olayı konuyu özetler. İnönü�nün damadı Metin Toker�e göre doğu�da Kürtçülüğün cirit atması karşısında tehlikeli olduklarından kuşkulanılan birtakım kimselerin sessiz sedasız ortadan kaldırılmasıdır bu olay. 33 kişi toplu halde İran�a sınırına götürülüp, kaçıyorlar diye kurşunlanmıştır.
Kürt meselesine yönelik tehdit algılamasının yükseldiği bir diğer dönemdir 1959 yılı. Dönemin içişleri bakanına vermek üzere hazırlanan MİT raporunda Ankara ve İstanbul�daki üniversiteli gençler arasında Kürtçülük faaliyetinin arttığı, 1958�de Irak�ta Kral Faysal�ın devrilmesinin ardından hazırlanan geçici anayasada �Irak halkının Arap ve Kürtlerden oluştuğu� ibaresinin Türkiye�deki Kürtleri de etkileyeceği ve buna karşı önlem alınması gerektiği yazılıdır. Bunun için Kürt aydınlarından 1000 kişi uzaklaştırılırsa, bahsedilen tehlikenin bertaraf edileceği belirtilir. Hükümet içinde ciddi görüş ayrılıklarına neden olan bu karar müzakere edilir ve sayısı indirilerek onaylanır. Bunu üzerine, askerî savcılıktan 50 tutuklama müzakeresi boş olarak alınır ve imzalanır. MİT 50 Kürt aydını tutuklar, biri tutuklama sırasında ölür ancak 49 tutuklu kalır. 1980�lerden sonra görülmüştü ki, her tehlike algılaması ve verilen sert tepki, problemi içinden çıkılmaz bir bataklığa dönüştürmüştü.
KOMÜNİZM ÖCÜSÜYLE CADI AVI
Bugün hatırı sayılır bir etkisi yok; ancak Sovyetler Birliği�nin 1980�lerin ortasında çöküşüne kadar komünizmden korktuk. Soğuk Savaş dönemi boyunca yanı başımızdaki büyük tehlike her an Doğu sınırımızdan içeriye sızıverecek Çernobil gibi bir tehlikeydi. Öylesine korktuk ki, Boğaz�dan geçen Rus gemileriyle irtibata geçilmesin diye Telsiz Kanunu ile korunduk. 1960�ların sonundan itibaren tüm 70�li yıllar boyunca güçlenen sol fikirler devletin kontrolü altında tutulmaya çalışıldı, zararlı neşriyat sayıldı. Şimdilerde ise İşçi Partisi�ne, komünist derneklere ve solculara kendi entelektüel dünyalarında haşarılık yapan çocuk muamelesi yapıyoruz. Peki biz kimden, niçin korkmuştuk?…
Çok partili hayata geçtiğimiz 1946�dan itibaren CHP ve DP sürekli komünistlikle suçladı birbirini. Dönemin siyasi partileri birbirini komünistlikle itham ettiği gibi gazeteci ve yazarlar da komünist oldukları için hapse girdiler. O dönemde komünistlik insanların sokaklarda birbirilerine öfkelendiklerinde kullanıverdikleri ağır ithamlardan biriydi. �Şerefsiz� ya da � vatan haini� yerine �komünist� demek kâfiydi.
Bugün neredeyse zararsız sayılan komünizmin muhtemel yakın tehdit halini aldığı dönem, Millî Mücadele zamanıdır. Ankara�da toplanan Millî Mücadele kahramanları güneyde Fransızlara, batıda Yunanlara karşı bağımsızlık savaşı verirken, Türkiye�nin doğusunda yepyeni bir sistem zaferini çoktan ilan etmişti. Batı�ya karşı varlık mücadelesi verilirken emperyalizme başkaldırmış komünist rejimle geçici bir ittifak kurmak zaruri hâle gelmişti.
Milli Mücadele döneminde Sovyetler�in desteğini almak için 1920�de kurulan Türkiye�nin ilk siyasi partisi Türkiye Komünist Partisi�dir. O dönemde Ankara�da kızıl tepeli kalpaklar ve �yoldaş� hitabı oldukça popülerdi. Batı cephesinden peş peşe gelen iyi haberler neticesinde 1922 yılında Mustafa Kemal, Sovyet Rusya ile ve komünizm ile bağlarını koparmaya başlar. Böylece ulusal birliğe yönelik önemli iki tehdit bir arada bertaraf edilmiş olur: Emperyalizm ve Komünizm. Atatürk�ten sonra tek parti yönetimini devralan İsmet İnönü de, mevcut dış politikayı devam ettirir. II. Dünya Savaşı�nın ardından iki kutba bölünmüş dünyada Sovyet tehdidine karşı hür dünyanın yanında yer alıyor.
BATILILAŞMA KORKUSU: PEKİ NE DEĞİŞTİ?
Artık yepyeni bir korkumuz var. Prof. İhsan Dağı Cumhuriyetin başından beri hatta Osmanlı�nın son dönemlerinden itibaren hedef gösterilen Batı�ya en çok yaklaştığımız 2000�li yıllarda Batı karşıtlığının en çok kendini Atatürkçü olarak tanımlayan seçkinci Batıcılar tarafından yapıldığı kanısında. Dağı bu karşıtlığın AB�nin toplum yerine devleti çoğulculuğu gözeten, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygılı bir devlet biçimlendirmesi sürecinde oluştuğunu dile getirmekte.
Oysaki Batılılaşma uzun bir dönem boyunca devletin milletini biçimlendirme aracıydı. Geçmişini reddeden yeni siyasal düzenin temel taşlarıydı Batılı değerler. Yalnızca onlar mı? Kılık kıyafetten adab-ı muaşeret kurallarına, bilim ve sanattan dinlenilen müziğe kadar pek çok alanda devletin vatandaşlarına belli bir hayat tarzına zorladığı bir dinamikti. Ekonomik ve toplumsal hayata ilişkin hemen hemen her düzenleme Batı�nın yasa ve kurumlarına uygun şekilde tepeden inmeci bir anlayışla yerine getiriliyordu.
Bugün ise bir zamanların fanatik Batı taraftarları, saf değiştirmiş durumda. Batı�nın AB yoluyla üzerimizde egemenlik kuracağını düşünüyorlar. Kürt meselesini de, ılımlı İslam�ı da başımıza saran Batı değil miydi zaten?
Peki, ne değişti? Dağı�ya göre Avrupa Birliği sürecinde Batılılaşma, toplumun devleti denetlediği demokratikleştirici bir içerik kazandı. Devletçi seçkinler, ilk defa, Batılılaşmanın kendi iktidarlarını ve imtiyazlarını sarsmaya başladığını gördüler. Yani Batılılaşma, toplumu denetlemenin bir aracı olmaktan çıktı, toplumun devleti demokratik bir değişime zorladığı yeni bir dinamik oldu.
SON MODA KORKU: DARBE KAPIDA MI?
Çeşitli defalar tanık olduğumuz darbe gerçeği, son günlerde korkuya dönüşüyor. Darbe tehlikesi, ne zaman biri düğmeye basacak ve patlatıverecek diye korku ile beklediğimiz uzaktan kumandalı mayınlar gibi tuzaklardan biri artık. Zira cumhurbaşkanlığı krizi ile tırmanan, sivil anayasa ile zirveye tırmanan siyasi ateşin ancak bir askerî müdahale ile söndürüleceği gibi bir izlenim kasıtlı olarak veriliyor.
Dindarlık-laiklik eksenindeki kutuplaşma ile gidilen genel seçimlerde, sandıktan birincisi yönünde irade çıktığı takdirde yeni bir darbenin kapıda olacağı korkusu pompalanmadı mı? CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, verdiği bir mülakatta �Yeni siyasi anlayışımız siyaseti, Cumhuriyet�i, demokrasiyi savunmayı herkesin işi, görevi haline getirmeyi amaçlıyor.� diyor ve topluma adeta askerî darbeyi gösterip, CHP iktidarına razı etme taktiğini açıklıyor: �Bir askeri müdahale istemiyorsak tüm toplum cumhuriyet muhafızı gibi siyasal rejimi korumalıdır.�
Bu seferki korkunun, diğerlerinden farklı olarak toplumsal hafızamızda capcanlı bir karşılığı var. Ama dayanaksız… Yalandan olsa da demokrasi önderliği yapanların, toplumu bu kez de darbe tehlikesi ile korkutmasına �demokrasi elden gider� söylemiyle tehdit etmesini bir �gelişme� olarak kabul edip buna sevinmek en iyisi görünüyor.
BELGİN YAZICI, 24.09.2007 SAYI:668 AKSİYON DERGİSİ
| Rasgele | Benzer yazılar |





baba bu korkular malesef ilelebed sürecek bundan kurtuluş yok ama gerçeklerdende kaçmanın anlamı yok bizim milletimizin içinde bazı kişiler malesef bu tür korkuları kullanmayı çok iyi biliyorlar sonuç itibariyle birileri 11. 12. der birileri mahalle baskısı var der birileride ki bunlar genelde ılımlı yaklaşmayı demokrasiyi içine sindirmiş kişilerdir ve bu olanlara gülüp geçerler .Bende bu olanlara gülüüp geçiyorum onlarca yıl biz bize yaşamışız bi sorun olmamış onca oyunlara dümenlere rağmen hala misak-ı milli sınırlarımızı korumuşuz bundan sonrada allahın izniyle koruruz ben buna inanıyor ve bun olması için çaba sarfediyorum
Ne yazık ki Türkiyemizde o kadar çok oyunlar çevriliyor ki ama biz sadece türbanda takılıp kalıyoruz.Her gün şehit veriyoruz o kadar çok altın rezervlerimiz varken çıkartamıyoruz yapamıyoruz…vesayre vesayre.
Ama biz sadece ve sadece türbanla uğraşıyoruz.Bu gün üniversitelerimizde özgürlüklerden bahsediyoruz.Öğrencilerimiz blujin kot giyiyor istediği tarzda takılıyor ama iş türbana gelince akan sular duruyor.YAZIK…